Garip Bir Denklem Var; Sara
Nükleer'i bularak Tanrı'nın bir konuda dikkatini çekmeyi başardık evet. Şimdi size soruyorum birbirimizi nükleer ile patlata patlata, bu güzelim döngünün içine çomak mı sokacağız. Ey insan, kötüyü de içinde barındıran, iyiyi de.. Ben iyi olacağım diye yola çıkıp da, ilk bir kaç sınavda öfke nöbetlerine kapılan, kimse beni anlamıyor diye yalnızlığına çekilen, yalnızlığındayken iç sesini kaçıran, yanlış sesi dinleyen, paranoyaklaşan, bipolar olan, maddeye düşen, alkolik olan, intihar eden, sendromlulaşan, marazlanan, Sara'lılar..
Ey insan..
Yazının buradan sonrasında bu insan tipine anlattıklarımız, damarlarını titretir hale gelecek. Çünkü ilk ayağa kalkacak, doğrulacak olanlar bunlardır. Bu insanlar yüksek farkındalıkla, aşırı hassas duygularla, psişik yetenekler ve ya kendi sübyan'lıklarında yaşadıkları çok çok ağır bir travma sonucu zaten bu hayatı cehennem kadar gerçek yaşarlar. Bu insanları, diğerlerinin anlayabilmesi gerçekten çok zor, öz annesi bile olsa bu insanları anlayamıyor. Ancak bu insanlar hali vakti yerinde bile olsa, gördükleri aç bir afrikalı çocuk için günlerce sessizce oruç tutabilir. Ya da acı kavramını çekerken panik olmak yerine, aklına daha önce eziyet gören bir çocuğu getirebilir, vakur kalabilir.
Bu insanların araştırmalarım sonucu anladığım kadarıyla ortalaması yüzde 10-15 düzeyinde. Ancak içlerinde bir kısım tip var ki yüzde 0,3 ile 0,7 oranında. Bu tip bireyler daha doğarken mucizeler ile doğarlar. Bunun en net belirtisi kordon'a dolanarak dünyaya gelmeleridir. Eğer buradaki ilk sınavı atlatabilirler ise, yani kordon dolanması düzeltildiğinde uzun süre oksijensiz kalmış beyin ani oksijen yüklenmesiyle karşılaşınca iki şey gerçekleşir. Bebek ya beyin ölümüne kadar giden bir durum yaşar. Ya da beyin bu duruma enteresan bir şekilde uyum sağlar ve bu zorlanma onun ilk sınırlarını zaten diğer bebeklere göre fazlasıyla geniş bir ağ oluşturmasına neden olur. Bunun olasılığı da her üç kordona dolanan bebeğin bir tanesinde görülmesi kadar nadir. Bu özellik ile doğan bebek, daha sübyan iken melaike özelliklerini hatırlayabilir, çünkü psişik sezgileri asla normal bir insan gibi işlemez. Duvarlara baktığında duvarların içindeki enerjiyi bile hisseder ve hatta ardında uyuyan bir kedinin yarattığı frekans onlar için normal bir belirtidir.
Bu bebekler daha doğdukları an, gariplikler ile doğarlar. Etraflarındaki herkes bu bebeklerin doğum süreçlerinde garipliklere şahit olur ve "Sara" adını koyarlar. Tarihsel olarak ele alırsak "Sara".

Babil Dönemi: "Kötü Ruhların Elçisi" MÖ 2000'li yıllara ait Babil tıp tabletlerinde (özellikle Sakikku adlı tanı kitabında) sara nöbetleri çok detaylı tasvir edilmiştir. Babilliler bu hastalığa "Miqtu" (Düşen hastalık) derlerdi. Hastalığın nedeninin tıbbi değil, şeytani olduğuna inanılırdı. Bir çocuğun nöbet geçirmesi, vücuduna "Sulu" adı verilen bir iblisin ya da hayaletlerin girmesiyle açıklanırdı. Tedaviyi hekimler değil, Asipu adı verilen büyücü-rahipler yapardı. Çocuğun içindeki kötü ruhu kovmak için dualar, muskalar ve tütsüler kullanılırdı.
Antik Yunan Dönemi: "Kutsal Hastalık" ve Delilik. Antik Yunan'da sara hastalığı iki uç noktada değerlendirilmiştir: Hem tanrısal bir lütuf hem de lanetli bir delilik. En yaygın ismi "Morbus Sacer" yani "Kutsal Hastalık" idi. Ayrıca nöbet anında hastanın sanki bir güç tarafından yakalanıp yere fırlatılmasından dolayı, Yunanca "yakalamak, el koymak" anlamına gelen epilambanein kökünden "Epilepsi" ismi türetilmiştir. Halk, bu hastalığı doğrudan Tanrı Ay (Selene) veya Herkül'ün bir cezası ya da dokunuşu olarak görürdü. Nöbet geçiren kişilerin tanrılarla iletişim kurduğuna, geleceği görebildiğine inanılırdı. Bu yüzden kahramanların ve kahinlerin hastalığı olarak kabul edilirdi.
Bu noktada Sara'ya bir ayrım yapmamız gerekiyor. Benim de bizzat yaşadığım ve üzerinde yoğunlaşarak anlatmaya çalıştığım genel Sara sendromu değil, Sara'nın içerisindeki bir başka sendrom. Adı "Temporal Ön Lop Epilepsisi" olarak geçiyor. Bu sendromua çok dikkatle incelememiz gerekiyor. Sizler de araştırmalar yapar iseniz, insanlık tarihi boyunca bir çok önemli şahsiyetin bu sendromu taşıdığını görebilirsiniz. Yani insanlığa her dönem ışık tutmuş ve çağ atlatmış şahsiyetlerin ortak özellikleri bu sendromu taşıyor olmaları. Van Gogh, Leonardo, Napolyon Bonaparte, Julius Ceasar, Sokrates, Nicola Tesla ve hatta Mustafa Kemal Atatürk'ün hayatının son dönemlerinde iken bu sendrom belirtilerinin gözlemlendiği bazı kaynaklarca rapor edilmiştir.
Tüm insanlık bu sendromluların bilincindedir, çünkü bu sendromlular, insanlığa her zaman ışık tutan buluşlara imza atmış, insanlığa içinde bulundukları kısır döngü de rehber olmuşlardır. Hali hazırda tüm dünya da yine bu sendromlular arasından bir kurtarıcı çıkacağı beklenmektedir.
ve hatta beklenen mehdi, müjdelenen kurtarıcının en belirgin özelliğinin bu sendromu taşıması olacağını da ben müjdelemiş olayım.
Endişelenmeyin o kişi benim diyerek konuyu bir yere bağlamayacağım.
Ben Hak-i kat 'in peşindeyim.
Daha da derinlere inerken..